Yarın sabah bu şehir, her yıl olduğu gibi tanıdık bir telaşla, kapı önlerindeki bayramlaşma sesleriyle ve mutfaktan yükselen kokularla uyanacak. Sokaklarda bayram namazı dönüşünün o kısa, huzurlu sessizliği dolanacak. Bayramlar böyledir; bizi bir araya getirir, sarıp sarmalar ve unuttuğumuz o sıcaklığı yeniden hatırlatır. Fakat insan, etrafındaki kalabalık ne kadar büyürse büyüsün, bazen tam da o neşenin ortasında kendi içine, o görünmez kabuğuna çekilmekten alıkoyamaz kendini. Kendimize bile itiraf edemediğimiz o yorgunluklar, kırgınlıklar tam da böyle günlerde aynanın karşısına dikiliverir.
Çünkü kurban etmek, sadece dini bir vecibeyi yerine getirmekten çok daha öte bir şeydir insan için. Hayatın koşturmacası içinde sırtımıza yüklediğimiz o kadar çok şey var ki... Haklı çıkma hırslarımız, biriktirdiğimiz keşkeler, kırılmasın diye üzerine titrediğimiz o devasa gururlarımız... Aslında kurban etmemiz gereken, bizi biz olmaktan çıkaran, kalbimizi katılaştıran işte bu sahte yüklerdir. Büyüdükçe etrafımıza ördüğümüz o korunaklı duvarların, aslında bizi içeriye hapseden birer pranga olduğunu fark etmek canımızı yakıyor belki de. Oysa insan, içindeki o fazlalıkları, o ağır dünyalık hevesleri bırakabildiği ölçüde hafifler. Gururu ve kibri kaybettikçe, insan asıl özgürlüğüne, o çocuksu masumiyetine yeniden kavuşur.
Bu bayram sabahı, elimizdeki o keskin aynayı dışarıya değil, kendi içimize tutma vakti. Bizi bizden çalan ne varsa, kalbimizin kapısına kilit vuran hangi dünyalık telaşımız varsa, hepsini o masada bırakabilmeliyiz. Ancak o zaman hayatın gürültüsü susar; ancak o zaman kuru bir ekmeğin, sığınılan sakin bir köşenin ve başımızı koyduğumuz taşın o saf huzurunu yeniden hissedebiliriz.
İki hafta önce başladığımız bu köşe yazısı yolculuğunda, her hafta içimin derinlerinde biriken bir hissi sizlerle paylaşmak istemiştim. Bu bayram arifesinde, kelimelerin bittiği yerde sözü, yine bir gece vakti kendi içimle baş başa kaldığımda kağıda dökülen o samimi, biraz sitemkar ama tamamen insani dizelere bırakmak istiyorum.
İçimizdeki tüm sahte prangaları çözdüğümüz, kalbimizi yeniden o naif fıtratına teslim ettiğimiz huzurlu bir bayram dileğiyle... Kurban Bayramınız mübarek olsun.
İşte bu haftaki şiirim; kalbinden anahtarı eksik etmeyenlere...
Ey gönlü nüktedan,
Aklı ise bertaraf olan!
İçine hapsettiğin tanrılar,
Prangalarına esir acziyetteler.
Tut ki kabuk bağlamış, Yara bere içindeler;
Çürümeye yüz tutmuş her biri.
Hangisi isteyebildi?
Orucu bekleyebildi mi sahi?
İftarı, sahuru? Hangisi kalktı, uyandı seninle?
Sabahlara diz çöktü,
Şükretti gündüze, güneşe?
Hangisinin eli gitti bir yetimin başına?
Hangisinin kucağı, hangi kaç mazlumu sardı?
Söyle, hangisi harama bile Edep ile baktı senin gibi?
Senin kilidin kalbindi;
Oysa onlar esareti seçip avuçlarına tutuşturduğun, Anahtarları yuttular.
Onlar çürüdükçe, kurtlanan sen oldun;
Onlar güldükçe, ağlayan sendin mübarek…
Şimdi alırsın eline soğuk, keskin demirleri;
İsmail sanırsın kurbanını,
Ramak kalır!
Konuşamazsın, dilin damağın Harun ister!
Kör olur gözlerin, gördüğün sadece Yusuf olur!
Mal mülk olur bütün sermayen;
Hanlar, saraylar, rahat ve yumuşak minderler!
Uğruna tüketirsin, geriye bir mağaran kalır.
Kuru bir ekmek olur yediğin,
Soğuk bir taş olur oturup ve de uyuduğun.
Kapına siperin ince bir ağ olur;
Gördüğün bir dağ, baktığın ise
Muhammed olur!..
Yorumlar
Kalan Karakter: