Hayat, doğduğumuz günden beri sırtımıza yüklenen rollerle, etrafımızın bize biçtiği elbiselerle ve bizim de zamanla kabullendiğimiz unvanlarla akıp gidiyor. Her sabah başka bir güne uyanıyor, başka bir maskeyi yüzümüze geçiriyor ve dünyanın bizden beklediği o büyük oyunun kurallarına göre oynuyoruz. Çoğu zaman o koşturmacanın, o bitmek bilmeyen hengâmenin içinde durup kendimize bakmaya bile vakit bulamıyoruz. Oysa insan, biriktirdiği tüm o başarıların, üstlendiği o ağır sorumlulukların ve etrafını saran o kalabalıkların tam ortasında bile bazen bütünüyle yalnız ve yabancı hissedebilir kendini. İşte o anlarda, dışarıdaki o gürültülü hırs yarışından elini eteğini çekip, hayata baktığın o pencereyi bütünüyle kendi çıplaklığınla baş başa bırakmak gerekiyor.
Dönüp geriye baktığımda, hayatın beni ne çok odaya, ne çok kimliğe böldüğünü görüyorum. Her sabah sekiz buçuk mesaisine yetişmek için adımlarını sayan, kamunun o resmi, kurallarla örülü griliğinde bir memuriyet çarkını döndüren bir adam var mesela. Sonra pazar geceleri o mikrofonun arkasına geçip, karanlığın içinden sessiz ruhlara felsefeyle, şiirle ve hikayelerle dokunan o radyocu kimliği geliyor. Ya da her cuma bu satırların başında, kendi içine çektiği o kırık dökük aynayı kelimelerle yoğurup gazete köşesinde okurun karşısına çıkan bu yazar... Masanın başında, o üçbant masasının mavi çuhası üzerinde içindeki centilmenliği korumaya çalışırken, içten içe o kazanma arzusuyla kavrulan bilardocu mu hakiki olan; yoksa büyük konserlerin, ışıkların hayalini kurarken kendini birdenbire bir düğün kalabalığının ortasında, kendi dışında kalan herkesi eğlendirmeye çalışırken bulan o sahnelerdeki ses mi? Kırkından sonra tüm o yaşanmışlığı bir kenara bırakıp, bir üniversite sırasında ders notları tutmaya çalışan o talebe mi asıl benlik? Ya da geçmişin o sıcak, o masum günlerinde heybesine dünya kadar dost biriktirdiğini sanıp, bugünün o sığ gerçekliğinde o çok sevdiği insanlar tarafından bile kabul görmekte zorlanan o eski "Mıstık" mı?
İşte tüm bu rollerin, bu birbirine tezat hayatların tam ortasında durup, zamanın o en duru anında o en ağır, en başa çıkılmaz soruyu fısıldıyorum kendime: Ben kimim harbi? Sahi, insan kendi içinde kaç kişi barındırabilir ve hangisinde bütünüyle kendisi olarak nefes alabilir?

Bazen tüm bu karmaşadan, bu başa çıkılmaz kendini arayış endişesinden kaçıp sığındığım bir yer var. Babamın ve kardeşimin ebedi uykularına daldığı o sessiz tepenin hemen sağ üst köşesinde, rüzgarın sertçe estiği Esentepe'de, o kuytuda duruyorum. Orada, hayatın tüm gürültüleri altımda kalıyor. Bazen acıyı dindirmek, bazen o derin sızıyı biraz olsun yatıştırmak için çeşitli sıvılar tüketsem de, günün sonunda hep aynı dingin noktaya varıyorum: Dünyanın en iyi içeceği çaydır. Hele bir de o çayın eşliğinde tüten bir dal sigara varsa, insan o an yeryüzünde başka ne isteyebilir ki? İşte o tepede, rüzgara karşı mırıldanırken soruyorum kendime: Bu tepedeki adam kendi mi, yoksa bütünüyle kendinde mi?
Ama bu soru beni karanlık bir çıkmaza götürmemeli, bir yerde nihayete ermeli. Çünkü biliyorum; tüm bu parçalanmışlığın, bu sayısız rolün arkasında aslında tek bir adam var. Mavi çuhada centilmence yarışan da, sahnede insanları eğlendiren de, pazar gecesi mikrofon başında içini döken de, o tepede çayını yudumlarken babasını özleyen de aynı kalbin ritmini taşıyor. Belki de insanı "kendisi" yapan şey, tek bir kimliğe sıkışıp kalması değil; tüm bu renkleri, bu kırgınlıkları ve arayışları aynı dürüst gövdede taşıyabilme asaletidir. Kendimi bulma arayışım bir ceza değil; beni ben yapan o pürüzsüz öze ulaşma yolculuğudur. Ve o tepede tüten o çay dumanı kadar sıcak, küçük de olsa bir umut kırıntısı her zaman içimde kalacak. Ben, tüm bu parçalarıyla dürüstçe direnen o adamın ta kendisiyim.
Yazı serimizin bu dokuzuncu durağında, kendimi aradığım o dik yokuşta, tüm unvanları bir kenara bırakıyorum. Sözü, insanın kendi yansımalarıyla bütünüyle baş başa kaldığı, o içsel sıkışmışlığın içinden süzülen yalın ve samimi şiirime bırakıyorum.
Kendi hakikatini aramaktan vazgeçmeyen, o dünyevi kimliklerin arkasındaki o umut dolu duru özü görebilen tüm güzel ruhlara selam olsun...
Oysa bir merdiven gerekliydi,
Bir de onu tepedeki söveye dayayacak,
Bir çift el...
Sağlam basmalı basamakları tırmanan ayakların,
Nefesini tepeye saklamalısın;
Zira içine çekeceğin bir yığın tütünün var.
Bir kısmını ise rüzgara saklamalısın,
Onunla konuşmaya ihtiyacın var.
Kollarını açarken batmakta olan güneşe doğru,
Hiç gitmesini istemediğin bir haykırışa
İhtiyacın var.
Seni duyar gibi, öyle olmasa bırakmazdı
Ardından teselli yıldızlarını!
İşte ay da göründü bak!
İndir kollarını yana, dik gözlerini tavana,
Artık senin göremediğini görene saygı göster.
Onun kızıllığında onu uğurladığını,
Gör artık ne olursun...
Yorumlar
Kalan Karakter: