İnsanlık tarihi boyunca bizi ayakta tutan, toplulukları bir arada tutan en kadim bağın, yani "ahlakın" hızla çürüdüğü, her şeyin "göze göz, dişe diş" mantığıyla ölçüldüğü garip bir çağın ortasındayız. Etrafımız, ahlaksızlığa yine ahlaksızca bir dille cevap vermemizi haykıran, "Onlar anlamaz, anladıkları dilden konuş!" diye kulaklarımızı sağır eden seslerle dolu. Üstelik bu sızıyı sadece dışarıdaki o hırçın, o yabancı kalabalıklarda yaşamıyorum. Bazen en yakınımdakiler, başım sıkışsa canını ortaya koyacağını bildiğim, hayatımda kapladıkları yeri kelimelerle ölçemediğim o can insanlar da gayriihtiyari, sırf benim iyiliğim için fısıldıyorlar bunu kulağımıza. Sırf ben kırılmayayım, bu acımasız çarkların arasında ezilmeyeyim diye, beni kendilerince korumak adına söylüyorlar. Onların o içten gelen sessiz sitemini, gözümden tek bir damla yaş düşmesin diye çırpınan o saf niyetlerini kalbimin en derin yerinde taşıyorum. Beni bu hayatın sert rüzgarlarından korumak istemelerinden daha insani ne olabilir ki?
Fakat insanın içindeki o yasa uyanmaya görsün; asıl ağır sancı tam da bu şefkatin ortasında başlıyor. Kötülüğe onun silahıyla, onun anladığı o kirli ve çiğ dille cevap vermek; sırf ayakta kalabilmek adına savaştığın o karanlığa ilk önce kendi ruhunu rehin bırakmandır. Onların seviyesine inip, onların dünyasından kelimeler seçmeye başladığın an, korumaya çalıştığın o kalbin ne anlamı kalır? Gerçek ahlak, herkesin o karanlık odaya uyum sağladığı yerde, canın pahasına da olsa, seni canından sayıp senin için endişelenenleri bazen üzmek pahasına da olsa, tek başına bir mum gibi erimeyi göze alabilmektir. İnsanın dünyaya karşı vereceği en büyük ahlak mücadelesi, tam da bu yalnızlığı göğüsleyebilme cesaretidir.
Bayburt Haber sitesindeki bu köşe yazısı yolculuğumuzda dördüncü haftayı geride bırakırken, her hafta olduğu gibi yine kalbimi en çok yoran, beni en derinden sarsan o kadim meselelerden birine fener tutmak istedim. Alman filozof Immanuel Kant’ın mezar taşına kazınan o meşhur sözü hep hatırlarım: "Üzerimde yıldızlı bir gök ve içimde ahlak yasası." Kant, kainatın o devasa büyüklüğü karşısında insanın cüceliğini görür ama insanın içindeki o adalet ve ahlak duygusunun, dışarıdaki evren kadar muazzam ve sarsılmaz olduğunu söyler. İşte o içimizdeki yasa, bizi dünyaya bağlayan yegane yerdir.
Bazen bu yasa o kadar ağır gelir ki, insanı toplumsal bir deliliğin eşiğine sürükler. Friedrich Nietzsche’nin Torino’da, sahibi tarafından acımasızca kırbaçlanan bir atın boynuna sarılıp ağladığı o günü düşünün... Nietzsche, insanın hayvana, yani kendinden zayıf olana uyguladığı o ahlaksız şiddet karşısında ruhunun parçalandığını hissetti. Ve muhtemeldir ki o attan insanlık adına kulağına fısıldayarak özür diledi. Sonra tam 11 yıl boyunca derin bir sessizliğe gömüldü ve öylece öldü. Toplumun anladığı dilden konuşmayı reddetti; sessizliğiyle en büyük çığlığı attı. Tıpkı Dostoyevski’nin o en karanlık, en günahkar karakterlerinin bile satır aralarında kendi vicdanlarıyla yüzleşip ağlamaları gibi. Bizlerin, bu dünyadan gelip geçerken sonraki nesillere bırakacağı en büyük imza, bu sarsıcı yüzleşmelerdir.
Ancak ne acıdır ki, bu dünyada temiz kalmaya çalışmanın faturası her zaman ağır olur. Doğruyu savunduğun, nefsine ket vurduğun ve adaletle baktığın her an, kendini bir duvarın ardında bulursun. İyilik ederken bile suçlu ilan edilmek, bu dünyanın en eski yazgısıdır. Gömleğin arkadan yırtılır, masumiyetin tescillenir ama o soğuk zindanın kapısı yine senin yüzüne kapanır.
İşte tam o anlarda, dışarıdaki o parıltılı, o yapay aydınlıkların hiçbir hükmü kalmaz. Gözümüze sokulan o sahte modern ışıklar, içimizdeki o karanlık mağarayı, o ilk yaratılış anındaki anne rahminin saflığını aydınlatmaya yetmez. Dünyanın hırslarından kaçıp kendi mağaramıza sığındığımızda; bize dağları, denizleri, yeşillikleri, yani insanın dışındaki o bozulmamış tabiatı anlatacak bir sese ihtiyaç duyarız. Hani o uçsuz bucaksız çölün ortasında, torununun elinden tutup sadece kalbinin gözüyle yürüyen o arif derviş, Baba Aziz gibi... Tıpkı o ihtiyar bilgenin, yolunu ve yönünü kaybeden Hasan’a evrenin o bozulmamış, saf ve gizli şarkısını fısıldadığı gibi, birinin de çıkıp bize bu yalan dünyayı yeniden anlatmasını özleriz. Baba Aziz’in o meşhur teslimiyetiyle buyurduğu gibi: "Kör, ışığı arayandır." Bizler de bu çürüyen çağın tam ortasında körlüğü değil, inadına o içsel ışığı aramayı seçenleriz. İnanmasak da, içimiz korkuyla dolsa da o saf hikayeyi duymak isteriz. Çünkü biliriz ki, bu dünyaya gözlerimizi ilk açtığımızda, o anne karnının güvenli karanlığından çıkıp bu "aydınlık" denilen dünyaya adım atarken boşuna ağlamadık. Biz aslında bu dünyanın kirini daha ilk nefesten sezenlerdik.
Yazı serimizin bu dördüncü durağında, kelimelerin bittiği ve vicdanın başladığı yerde sözü, heybemde uzun zamandır taşıdığım, önceden kaleme almış olduğum o samimi dizelere bırakmak istiyorum. Kendi içimizdeki o yıldızlı göğe ve sarsılmaz yasaya sadık kalabilmemiz dileğiyle...
Gömleği yırtılsa da zindandan korkmayan, içindeki o yangını ve çımağılı söndürmeyen herkese selam olsun...
Oysa ki beceremedim,
Tıpkı Yusuf gibi.
Gömleğim arkadan yırtıldı;
Lakin zindana yine ben düştüm!
Bak işte karanlıklardayım, ışıkları gözüme soksanız bile oradayım;
Çımağıldayım, mağarada,
Hatta anne rahminde.
Hadi bana dünyayı anlat;
Dağları, denizleri, yeşillikleri, insanın dışındakilerini anlat.
Baba Aziz'in Hasan'a anlattığı gibi sen de bana anlat;
İnanmasam da, korksam da anlat.
Sahi neydi ağladığımız şey çıkarken anne karnından?
Övündüğünüz aydınlıklar mı?
Yorumlar 1
Kalan Karakter: