Sosyoloji dünyayı kurallarla, kurumlarla ve yapılarla açıklamaya çalışır; felsefe ise o yapıların altındaki anlamı, vicdanı ve adaleti arar. Ancak hem sosyolojinin hem de felsefenin sustuğu, teorilerin çaresiz kaldığı tek bir yer vardır: Bir çocuğun gözlerindeki o saf ışık ve ne yazık ki çağımızın en ağır utancı olan, o ışığın insan eliyle söndürülmesi.
Köşe yazısı yolculuğumuzda bu hafta beşinci durağımıza varırken, zihnimi ve kalbimi en çok kemiren, bence modern dünyanın en büyük çürüme sancısı olan "çocuk duyarlılığına" pencere açmak istedim. Bir çocuğun bir eve, bir aileye gelişi sadece biyolojik bir mucize değildir; kozmik bir uyanıştır. Eve giren yeni bir nefes, o güne kadar yönünü kaybetmiş tüm ritimleri hizaya sokar, dağılmış umutları tek bir beşikte toplar. Anne ve babanın ruhuna, dünyayı yeniden güzelleştirme inancı aşılar. Budizm’de "Buda" kelimesi, kelime anlamıyla "Uyanmış Kişi" demektir. Bir evladın dünyaya gözlerini açtığı o ilk an, anne ve babanın da bu zamana kadar daldığı o uykudan, o dünyevi hırslardan tamamen uyanması; hayatın gerçek merkezini keşfetmesidir.
Fakat madalyonun bir de kapkaranlık, insanı insanlığından utandıran bir yüzü var. Bizler kendi evlerimizde o uyanışın, o saf sevginin kutsallığıyla büyürken; hemen yanı başımızda, sokaklarımızda, haber bültenlerinde şiddete maruz kalan, çocukluğu çalınan, kirli hırsların ve canice öfkelerin kurbanı olan çocukların son çığlıkları yankılanıyor. Öldürülen, istismar edilen, korunamayan her çocukla birlikte, aslına bakarsanız insanlığın ahlak yasası biraz daha can çekişiyor. Toplum olarak çocukları koruyamadığımız her an, sosyolojik bir iflasın ve kitlesel bir çürümenin eşiğine sürükleniyoruz. Bir yanda bir çocuğun saçının teline zarar gelmesin diye dünyayı yakacak babaların umudu, diğer yanda masum canları hayattan koparan karanlık bir barbarlık... Dünya, çocuklara kocaman bir yaşam borçlu ve biz bu borcu ödemedikçe hiçbir aydınlığın, hiçbir medeniyetin ferahlığına eremeyeceğiz.
"Çocukların acı çektiği bir dünyada, her şeyden şüphe etmek hakkımızdır." Albert Camus
Zira her doğum, ölümle hayatın köşe kapmaca oynadığı o incecik sınırdır. Korkularımızın en büyüğüyle, masumiyetin en büyüğünün karşılaştığı o ilk saniye... İnsan o an anlar ki; ölüm de yaşam da bize sanıldığı kadar uzak değildir. Biz karanlığın tam ortasında, ölümün nefesini en yakınımızda hissederken, bazen mucizenin ta kendisi bir kurtarıcı gibi yanı başımızda beliriverir.
Yazı yolculuğumuzun bu beşinci haftasında, kelimelerin bittiği ve vicdanın o saf uyanışa sığındığı yerde sözü; geçen yıl tam da bu zamanlar, bir kız babası olduğum o mucizevi ilk saniyelerde kaleme aldığım, heybemde bir madalya gibi taşıdığım o ilk nefes şiirime bırakıyorum. Dünyanın tüm çocuklarının sadece şefkatli ellerle sarılması dileğiyle...
Yakıcılık vardı karşıma ilk çıkan Güneş'te, bir sızı
Oksijenin ciğere ilk teması,
Tesellisi yok değildi ardımda bıraktığım Ay’ın!
Haliyle ağlamaklı bir çocuk.
Ritmik şamarların atıldığı eller bıraktı bizi o ilk kokuya, o kucağa.
Ve nihayet yine bir gelişigüzel atmakta olan ritimler silsilesine,
Tekamülün o eşsiz müziğine sarılan bir beden...
Sarmaktan gurur duyan, heyecan ve de umut eden bir anne...
Eğer tapmışsa 2.500 yıl önce Budistler Buda’ya,
Uyanmışlığın haliydi adı
Ve bir uyanış...
Önümde sandım ölümü, elinde sandım Azrail’in,
Uzakta sandım;
Yanı başımda çıktı Hızır!
Yorumlar 1
Kalan Karakter: