İnsanlık, adına "yaşamak" dediği o büyük karmaşanın içinde, kendi elleriyle kurduğu devasa bir tiyatro sahnesinde oynuyor. Bugün bu sahnenin en konforlu, en çok alkış alan ve en kalabalık kulisinin adı ne yazık ki "menfaat". Öyle bir çağda yaşıyoruz ki; iki yüzlülük, çıkarcılık, dalkavukluk ve her türlü ahlaki aşınma, adına "siyaset" ya da "hayatın gerçekleri" denilerek kibarca meşrulaştırılıyor. Herkesin bir koltuk uğruna birbirinin sırtına basarak yükselmeye çalıştığı, ilkelerin ve değerlerin ihale masalarında pazarlık payı yapıldığı bu bozuk düzende; kalbini, vicdanını ve çıplak doğrularını korumaya çalışan her insan, kaçınılmaz olarak o kalabalığın ortasında eziliyor ve yalnızlaşıyor.
Bayburt Haber sitesindeki köşe yazısı yolculuğumuzda altıncı haftayı geride bırakırken, bu hafta hayatın içindeki o sahte parıltılara, makam ve çıkar uğruna yumuşatılan o ahlaksız kibre daha yakından bakmak istedim. Asıl acı olan, bu çürümüş düzeni tiksinerek izlerken, hayatta kalabilmek adına bir şekilde o kalabalığın içinde yer almak mecburiyeti... Aynı sokaklardan geçmek, aynı otobüse binmek, normalde yüzüne bakmayacağın adamların kurduğu bu dünyada ekmek kavgasının o ağır yükünü taşımak... İnsan ahlaken reddettiği bir topluluğa bedenen mecbur bırakıldığında, ruhunun nefes yolları tıkanıyor. İşte bu yüzden, bu keşmekeşin içinde sadece tek bir nefes alabilmek, bir an olsun o menfaat gürültüsünden uzaklaşıp huzurlu, samimi bir saniye geçirebilmek, modern insanın en büyük, belki de tek temennisi haline geliyor.
Oysa biz bu dünyaya, gücü eline geçirenin zayıfı ezdiği bu vahşi düzeni alkışlayalım diye gelmedik. Tarihin gördüğü en büyük ahlak manifestosu, Mekke’nin o tefeci, o güce tapan aristokrat düzenine tek başına kafa tutan Hz. Muhammed’in o sarsılmaz adalet duruşuydu. O, adına "ticaret" ya da "gelenek" denilerek kibarlaştırılan tüm o sömürü çarkını, yani o günün "siyasetini" statü sahiplerinin yüzüne bir tokat gibi çarpmıştı. O peygamber odaklı ahlak; koltukları değil merhameti, iki yüzlülüğü değil çıplak bir dürüstlüğü merkeze alıyordu. Bugün onun adını dillerinden düşürmeyip, onun yıktığı o çıkar putlarını modern makam odalarında yeniden dikenlerin, menfaati için körleşenlerin iki yüzlülüğünü gördükçe insanın kalbi daha da sıkışıyor.

Etrafıma bakıyorum; tanıdığım gülen çoğu yüz, şimdi o mutsuz maskelerini arkalarına saklamış, yeni menfaat kapılarında hırsla sırıtıyor. Ben artık o sahte yüzlerden ziyade, arkalarına gizledikleri o derin endişelerin, o çürümüş kimliklerin peşindeyim. Çünkü bizi ucu bucağı belli olmayan, sürekli koşturmamız gereken upuzun, doğrusal bir yarış çizgisine soktular. Mesafe uzadıkça insan yoruluyor, yönünü kaybediyor ve o uzak geçmişe dönüp atalara sormak istiyor: Bizi neden bu hırs yarışının içine fırlattınız?
Oysa hayat, yukarıdan bakan o bilge gözün gördüğü gibi dairesel olmalıydı; derli toplu, dairesel bir döngü... Acıyı da mutluluğu da aynı anda görebilen, insanı sürekli ileriye doğru tüketmeyen saf ve dingin bir seyir hali.
Fakat modern insan, cevabı asla verilmeyecek felsefi ve siyasi soruların labirentinde kendi kendini boğmayı seçti. Toplum olarak bu bozuk düzene, bu kör zihinler topluluğuna karşı ses çıkarmak yerine, sessizce o görünmez celladın iplerine sarılıyoruz. Bugün kitlesel olarak boğazımıza sarılan bu eller, sadece bireysel bir nefessizlik yaratmıyor; topyekûn bir toplumun ruhunu, karakterini ve geleceğini nefessiz bırakıyor. Koltuk hırsı ve küçük menfaatler uğruna eğilen başlar, makam masalarında bükülen beller arttıkça, insanlığın o dik duruşu da un ufak oluyor. İnsanlık tarihi boyunca o çaresiz, çıplak ve sarsıcı acı, her zaman en masumların, en güçsüzlerin gövdesinde somutlaştı; tıpkı bir babanın yatağa mahkûm hasta vücudunda sıkışan o çaresiz etler gibi... O anlarda, tüm o parlak siyasi söylemlerin, o büyük vaatlerin ne kadar sabun köpüğü olduğu, hayatın çıplak ve sert gerçeği karşısında nasıl da anlamsızlaştığı apaçık ortaya çıkıyor.
Şimdilerde ise koca bir toplumun ruhundaki o sıkışmışlığı, makam hırsıyla ve körleşmiş zihinlerle örülmüş o kalabalıkların dramını izliyoruz. Güç ve çıkar uğruna kendi karakterini ezen, bir basamak daha tırmanabilmek adına en yakınındakini feda eden bu körleşme, çağımızın en büyük vebali haline geldi. Toplum, bu uyuşmuş uykusundan uyanıp kendi güçsüzlüğüyle ve sahteliğiyle yüzleşecek temiz bir ayna aramadığı müddetçe, bu doğrusal çürüme katlanarak devam edecek.
Menfaat masalarında maskeleriyle sırıtanlardan, bir koltuk için insanlığını ve ahlakını ezen o kör zihinler topluluğundan uzak; temiz bir nefese, çıplak bir dürüstlüğe ve o saf kabullenişe sığınabilen o azınlığa selam olsun...
Bir dünya hayalindeyim
İçinde yaşamadığım ama seyrettiğim!
Öyle içinde olduğum gibi upuzun değil baktığım birçok şey
Daha derli toplu ve yuvarlanan dairesel bir döngü.
Uzunluk mesafe çünkü, arkaya bakma ihtiyacı, sonu gelmez bir enginlik;
Nihayetinde tarifi arka arkaya dizilir acıların.
Mutluluğu ve acıyı aynı anda görmek bir nevi tanrısal bakış ister,
Dairesel olana bakmak gibi...
Kim bilir,
Belki o yüzden yücelttik en iyi görenin yukarda olabileceğini.
Neden bu kadar bağlandık ucu bucağı belli olmayan upuzun bir yola?
O uzun ve uzak geçmişe dönüp sormak lazım atalara, neden?
Cevabı asla olmayacak sorularla boğuyorum kendimi.
İlacı, tedavisi mümkün değil bu ellerin sarılışı boğaza.
Canımı alacak kadar cesareti yok ellerimin;
Tutuyor boğazımdan, kavrıyor sonra...
Sıkıyor belki ama daha fazlası da “sıkıyor”!
Sıkışan etleri babamın vücudunda görmüştüm ilk,
Zihnimin kıvrımlarının lafı bile olmazdı o haldeyken babam.
Tanıdığım gülen çoğu yüz şimdi mutsuz maskelerini arkalarına saklamış gibi sırıtıyorlar;
Ben ise yüzlerden ziyade, arkalarına sakladıkları maskelerinin endişesindeyim...
Güçsüzlüğüme bir ayna arıyormuşçasına,
Kim olduğunu bilmeden gelebilmek seninle ölüme;
Bu hayatta yapabildiğim en değerli şey olabilir.
Beni kabul et ne olur...
Yorumlar
Kalan Karakter: