Bazen durup düşünürüm; bunca koşturmaca, bunca unvan, hayatın vitrinine dizdiğimiz o süslü başarılar gerçekten ne işe yarıyor? Kendimizi kandırmak için inşa ettiğimiz o cafcaflı dünyaların, başkalarından beklediğimiz o alkışların asıl yalnızlığımız karşısında ne hükmü var? İnsan bazen koca bir kalabalığın ortasında, o çok övündüğü başarılarının tam göbeğinde bile kendini bütünüyle yapayalnız hissedebiliyor. İşte o anlarda anlıyorsunuz ki, insanı iyileştiren şey dışarıdan gelen alkışlar değil, kendi içine çekilebildiği o saf ve dürüst köşedir.
Bayburt Haber sitesindeki bu haftalık buluşmalarımızın yedinci haftasında, aradaki tüm resmiyetleri, o ağır ve süslü cümleleri bir kenara bırakıp sizinle upuzun bir masada, en içten halimle dertleşmek istedim. Şöyle bir etrafınıza bakın; hepimizin evlerinde, odalarında sayısız seçme kitaplar, belki duvarda gururla sergilediğimiz o içi boş başarılar var. Ve o parıltılı vitrinin karşısına geçip kendi egosuyla, kendi yaptıklarıyla gizli gizli gururlanan bir "ben" var her birimizin içinde. Ama asıl varoluş, asıl huzur o sahte parıltılarda değil. Gerçek hayat; dışarıdaki o gürültülü hırs yarışından elini eteğini çekip, kendi emeğinle marifet bulabilmektir. İnsanın kendi dünyasını kendi elleriyle, tırnaklarıyla kazıyarak inşa etmesidir. İşte tam orası, o hayata ve manzaraya baktığın pencere, dışarıdan bakıldığında sıradan bir sığınak gibi görünse de aslında insanın kendi çıplak doğruları uğruna her türlü bedeli göze aldığı sarsıcı bir olgunlaşma alanıdır.

O derin ve samimi uyanışı göze aldığı gün, o odada sahte kalabalıkların gürültüsünden eser kalmıyor. Ne o başarıları alkışlayan çıkarcı gözler ne de seninle o derin sızıyı gerçekten paylaşabilecek yapay dostluklar... Her şey bir anda sessizliğe gömülüyor; etrafındaki her nesne, insanın bu çıplak ve duru yalnızlığı karşısında adeta dile gelmez bir durgunluğa bürünüyor. Öyle ki bir zamanlar o derin sessizliğin içinde zamanın aktığını, hayatın devam ettiğini hatırlatan o mekanik sesler, o tanıdık tıkırtılar bile bir süre sonra çekilip gidiyor hayatından. İçindeki o eski, dünyevi hevesler yerini dingin ve derin bir kabullenişe bırakıyor.
Peki, insan o hayatın kurmalı akışını kendi elleriyle durdurmaktan neden vazgeçmez? Çünkü daldığı her huzurlu andan, o dünyanın gürültülü gerçekliğiyle irkilerek uyanmak; insana bu hayatın karmaşasını ve kendi elleriyle açtığı o içsel yaraların sızısını yeniden hatırlatmaktan başka bir işe yaramıyor. İnsan, kendi yarattığı o sessiz alanda, dünyanın tüm sahteliğine karşı kendi içsel zamanını yaşamaya başladığında, artık dışarıdan kurulan hiçbir saate, hiçbir yapay kurala ihtiyaç duymuyor.
Yazı serimizin bu yedinci durağında, vitrinlerin arkasındaki o süslü ödülleri ve sahte gürültüleri ait oldukları yerde bırakıyorum. Sizi, hiçbir yapay kalıba sığmayan, tüm çıplaklığı ve samimiyetiyle doğrudan doğruya içimden yükselen, kendi çarmıhımın çivilerini onurla ve sessizce taşıdığım o şiirsel manifestomla baş başa bırakıyorum.
Kalbini ve samimiyetini koruyabilen tüm güzel ruhlara selam olsun...
Bir oda düşün;
Sayısız seçme kitaplarla ve de saçma sapan bir sürü ödüllerle dolu,
Bir de onların karşısında gururlanan bir ben...
Hem de, İki parça tahta, dört çivi ve bir çekiçle var ettiğim bir köşe;
Manzaraya baktığım yer,
Gerildiğim çarmıhın ta kendisi!
Kimse yok işte;
Ne bir kaç havari ne de cana gelip konuşacak objeler...
Hepsi suskun, utangaç ve de mahcup.
Öyle ki duvarda asılı duran kurmalı tarihi saatin bile bir sesi vardı;
Her saat başı, sanki her defasında yeni duyuyormuş gibi ödümü koparan o ses bile artık yok. Durdu ve kurmadım.
Niye?
Daldığım her uykudan
Her saat başı uyanmak,
Kendi elimle kendime çaktığım çivilerin sivriliğini yeniden hatırlatıyor...
Yorumlar 1
Kalan Karakter: