Hayat, hırsları uğruna ilkelerini, çıkarları uğruna ahlakını ve küçük menfaatleri uğruna insanlığı kırıp dökmeyi meziyet sananların gürültüsüyle akıp gidiyor. Her şeyin bir paha, her değerin bir etiketle ölçülmeye çalışıldığı bu çağda, kendi çizgisini bozmadan, bütünüyle dürüst ve samimi kalabilmek en büyük insanlık direnişidir. Oysa bu dünya, birbirinin üzerine basmadan, kimsenin canını yakmadan, sadece duru ve ilkeli bir şekilde de yürünebilecek kadar geniş. Etrafımız ancak o samimiyet korunduğunda güzelleşir, ancak o zaman nefes alınabilir bir yer olur. Ne yazık ki bu duru gerçeği ıskalayanların, o etik dışı ve çiğ hamlelerle hayatı bir güç savaşına çevirenlerin yarattığı gürültüde, en çok insani değerlerine sıkı sıkıya bağlı olan ruhlar yara alıyor. İnsan kalbi, hoyratça yapılan her hamlede biraz daha kabuğuna çekiliyor. Tam da Goethe’nin o can acıtan teşhisinde dediği gibi: "Dünya, hassas kalpler için bir cehennemdir."
Bayburt Haber sitesindeki köşe yazılarımızın bu sekizinci haftasında, artık cuma günleri sizlerle buluşma kararı aldım. Aslında bu bir tesadüf değildi; geçen hafta beni sanki gizemli bir el arkamdan itekledi ve "yazıyı bu hafta cuma günü yayınla" dedi. O an bu fısıltının ardındaki derin manayı tam olarak kavrayamamıştım. Sonradan öğrendiğimde içimi sarsan o muazzam tevafukla yüzleştim: Hz. İsa, tam da bir cuma günü çarmıha gerilmişti. Bizim henüz geçen hafta kendi içimizdeki o çarmıh meselesini, kendi ellerimizle çaktığımız çivilerin sızısını konuştuğumuz şiirimizin hemen ardından, o gizemli elin bizi bu güne taşımış olması ruhumda çok derin bir aksiseda (yankı) buldu. Bu cuma gününde, dış dünyanın o vitrinlerini bir kenara bırakıp, insanın o en savunmasız, en çıplak halini konuşmak, bu manevi iklimin gölgesinde dertleşmek istedim.
İnsanlığın o çıkarcı, o arkadan iş çeviren bencil tarafıyla her yüzleştiğinde, kendini bu dünyaya ait hissetmekte zorlanıyor insan. Kendini dev aynasında gören, hakkı olmadığı halde her konuda ahkam kesenlerin gürültüsüyle kuşatılmış durumdayız. Ağzını her açtığında erdemden bahsedip, ilk fırsatta samimiyeti çiğneyenlerin, kendi küçük hesaplarını zeka zannedenlerin o bitmek bilmeyen çeneleri ne acı bir tezat oluşturuyor. Oysa dürüstlük, arkadan dolanmayı değil, her ne pahasına olursa olsun düz bir çizgide yürümeyi gerektirir. İnsanın emeğine, samimiyetine ve temiz niyetine gölge düşürmeye çalışan o sığ zihniyetler, aslında en çok kendi içlerindeki o büyük boşluğu ifşa ediyorlar.

Kendini çok akıllı, karşısındakini ise saf sanan o çiğliklere karşı bu dünyada bazen en asil galibiyet, o kirli kavganın parçası olmayı reddedip bilerek ve isteyerek geri çekilmekten geçer. İnsan bazen kalbini korumak için yenilmeyi seçmelidir; çünkü bazı yenilgiler, o hırslı ve ahlaksız galibiyetlerin tamamından çok daha temizdir. Sevgili şairimiz Turgut Uyar’ın o zamansız dizelerinde haykırdığı gibi: "Bu dünyada en iyi ben yenilirim; dosta, düşmana, aşka..." Bizim o dürüst yenilgimiz, incelikten ve ahlaktan yoksun zihinlerin o sahte zaferlerinden çok daha onurlu, çok daha kalıcı bir iz bırakır geride. Günün sonunda her şey aslına rücu eder; geriye sadece o kırılsa da eğilmeyen kalbin dürüstlüğü ve cuma gününün o sarsıcı hakikati kalır.
Yazı serimizin bu sekizinci durağında, o sığ hesapları, sahte maskeleri ve kalbi yoran tüm o dünyevi gürültüleri ait oldukları o karanlıkta bırakıyorum. Sözü, insanın kendi içindeki o derin odalara, hiçbir kalıba sığmayan o duru, o parçalanmış ama asil gerçeğe bırakıyorum.
Hassas kalbini ve dürüstlüğünü bir kalkan gibi taşıyan tüm güzel ruhlara; Kendi içsel kafesinde, kendi hakikatini bir türkü gibi mırıldanabilen o asil yalnızlığa selam olsun...
Derin bir kafesteyim,
Bilmem kaç bin pareyim...
Yüzyıllardır süregelen bir parçalanmışlık haliydi sanki benimki.
Ne sanmışlardı etrafımdakiler beni?
Kafesin pahası söz konusu olsa, en fazla altın.
Oysa zerreye itimatı Kelâmullah’tan bilirdik.
Ne çok şey biliyormuşçasına da ötüyor çenemiz;
Bülbül olsak, türkümüz olur,
Yazık ki insanız.
Yorumlar
Kalan Karakter: